4 dakika okuyuş

Gerçekliğin Şiiri Olarak Bilim

Gerçekliğin Şiiri Olarak Bilim

Ünlü İngiliz şair John Keats, gökkuşağını bilimsel olarak açıklayarak onun şiirselliğini yok ettiği için Isaac Newton’a sitem etmişti.[1]

Bilimin soğuk, sevimsiz ve duygusallıktan yoksun olduğu düşüncesi, hayli yaygındır: bilim, insanlığımızın altını oyar ya da şiirin temellendiği gizemi yok eder. Fakat gerçekten öyle midir? Bilim, bilinmeyeni açıkladığı ve karanlığımızı aydınlattığı gibi, gerçekliğin şiiri değil midir?

Mistik ya da mutasavvıf, anlaşılması istenmeyen bir gizemin varoluşuna inanır, mucizenin tadını çıkarmakla yetinir. Bilim insanı ise, aynı gizemin varlığını ikrar eder, ancak merak da eder ve sır perdesini aralamaya çalışır. Ve doğa yasalarını anlamaya başladığı andan itibaren, doğal dünyaya karşı duyduğu haz ve çoşku, mistiğinkinin katbekat ötesine gider.

Mikroskobu düşünün: hayal gücümüzü zorlayan bir dünyanın kapılarını açmıştır. Bizleri oluşturan milyarlarca hücrenin işlevselliğinin, her hücrenin içerisinde barındırdığı yabancı unsurlar—bakteriler!— tarafından sağlandığını göstermiştir, mesela. Dıştan gelme bu bakterilerin bundan bir milyar yıl önce ata hüclerimizi, adına ‘endosimbiyoz’ dediğimiz bir yöntemle kendilerine yuva yapmış olması, başlı başına şaşkınlık verici bir hikâyedir, kimin aklına gelebilirdi? Mikroskop sayesinde mikro organizmaların gizli dünyasına seyahat ederek, DNA’nın çift sarmal muammasını çözmüş, kendi genetik kodumuzu hayranlıkla ortaya çıkarmışızdır.

Teleksobu düşünün: milyarlarca yıldız ve galaksiyi, ötegezegen ve gaz bulutsularını, süpernova, neutron yıldızları ya da kara delikleri, evrenin enginliğini düşünün. Evimiz olan Samanyolu galaksisi, 100 bin ışık yılından fazla bir alana yayılır ve yüz milyarlarca yıldız içerir. Astronominin pek çoğumuzda yarattığı ürperti ve şaşkınlık duygusu, bir şiirin doğurabileceği duygular kadar güçlü değil midir?

Aklın ve duyuların yetersiz kaldığı düşüncesiyle mutasavvıf, kendini gizemin sisli hayallerine teslim eder. İnsan olarak, gerçekliği duyularımızla kavrayışımız sınırlıdır elbette, ancak bilim, bu sınırlılığı aşmaya çalışır. Gözle görebildiğimiz her şey, gökkuşağının ortaya koyduğu renklerden oluşur: kızılötesi ve morötesi olarak adlandırılan ışık aralığı sınırları dışında gözlerimiz göremez, kaldı ki bu aralık, elektromanyetik spektrumun sadece çok küçük bir kısmıdır. İcat ettiğimiz bilimsel kuram ve teknik cihazlar sayesinde, görünür ışık aralığının dışındaki elektromanyetik alanı sadece ‘görebilmek’ değil, onu insanlığın yararına kullanabilmekteyiz: radyoloji ve pek çok tedavi yöntemi, X-ışınlarının; modern telekomünikasyon sistemleri ise, radyo dalgalarının kullanımına dayanır.

20. yüzyılın önde gelen fizikçilerinden Richard Feyman bu görüşü layıkıyla ifade etmişti: “Sizin için var olan güzellik benim için de mevcut. Ama ben, başkaları için o kadar kolay erişilebilir olmayan, daha derin bir güzellik görüyorum. Çiçeğin karmaşık etkileşimlerini görebiliyorum. Çiçeğin rengi kırmızı. Bitkinin renkli olması, böcekleri çekmek için evrimleştiği anlamına mı geliyor? Bu da başka bir soruyu beraberinde getiriyor. Böcekler renkleri görebilir mi? Estetik duyguları var mı? Ve benzeri. Bir çiçeği incelemenin onun güzelliğini nasıl azaltabilir, anlamıyorum. Sadece artırabilir.”

Bir mürekkep balığını düşünün: renk değiştirmesine tanıklık edenler bilirler, bir bukalemunun renk değiştirmesinden bin kez daha etkileyici ve şaşırtıcı bir görünüm sergiler. Olayı anlamaya çalışan bilim insanı, mürekkep balığının derisinin LED ekranı gibi davrandığını ortaya çıkarır. Mürekkep balığının derisi mürekkeple dolu binlerce küçük torbayla donatılmıştır. Bu torbaların her biri, onu sıkmak için minyatür özel kaslara sahiptir. Mürekkep balığının sinir sistemi, her bir mürekkep kesesinin şeklini ve dolayısıyla görünümünü ve rengini kontrol eder. Bu gerçeği kavramak, mürekkep balığının güzelliğine güzellik katar.

Gizemler çözüldüklerinde, şiirselliklerini yitirmezler. Tam tersine, çözüm genellikle bulmacadan daha güzel çıkar. Ve yeni bulmacalara yol açar.

Newton'un gökkuşağını farklı dalga boylarındaki ışıklara ayırması, yıldızların kimyasal yapısını, ayrıca evrenin sürekli genişlediğini anlamamıza; 19. yüzyılda Maxwell'in elektromanyetizma teorisine ve oradan da 20. yüzyılda Einstein'ın görelilik teorisine yol açmıştır. “Başkaları için o kadar kolay erişilebilir olmayan” göreliliğin bir şiirsel güzelliği olduğuna, teoriyi daha yakından inceleyerek ikna olabiliriz. Kuantum dolanıklık, hayal gücümüzü sınayan, efsunlu bir fizik olayı değil midir? Einstein’ın ifade ettiği gibi: "Deneyimleyebileceğimiz en güzel şey, gizemli olandır. Gerçek sanatın ve bilimin kaynağı budur."

Evet, bilim, tıpkı sanat gibi zor ve uğraştırıcı olabilir ama tam da onun kadar harikadır. Sanatçılar, bilimden esinlenebilirler (tersi de geçerlidir). Şairler ve yazarlar, bilimsel ruhun güzelliğini içselleştirdiklerinde, ilham kaynakları için sonsuz bir alan bulabilirler. Zaten Jules Verne, H. G. Wells, Isaac Asimov, Ray Bradbury ve diğerleri, bilimsel temaların heyecanını, estetiği ve romantizmini yakalayarak, şiirsellik dolu romanlar üretmemişler midir?

Bilim ne işe yarar? Bu soru kendisine sorulduğunda, ünlü fizikçi Michael Faraday’in, “Yeni doğmuş bir çocuk ne işe yarar?” sorusuyla yanıt vermiş olduğu söylenir.

Acaba, ne demek istemişti?

_______________________

[1] R. Dawkins, Unweaving the Rainbow, Houghton Mifflin, 1998.