3 dakika okuyuş

Faşizmin Ayak Sesleri Yükselirken

Faşizmin Ayak Sesleri Yükselirken

Dostlar, günümüzde otoriter ve faşizan rejimlerin gitgide daha fazla rağbet görmesi, pek çok kişiyi derin bir endişeye sürüklüyor. Tarih, bu tür rejimlerin insanlığa nelere mal olduğunu acı örneklerle gözler önüne sermiştir. Geçmişin karanlık sayfalarında, otoriter yönetimlerin yol açtığı yıkımları ve insanlık trajedilerini defalarca okuduk; dahası, kimilerimiz bunları bizzat tecrübe etti. 

Son dönemde, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde, popülist söylemler eşliğinde alternatif olgu ve gerçeklerin ileri sürülmesi, özgürlükleri tehdit eden keyfî uygulamaların artışı ve benzeri gelişmeler, antidemokratik uygulamaların yeni bir boyut kazandığına işaret etmektedir... 

21. yüzyılın ikinci çeyreğine girerken, demokrasinin kalesi olarak görülen ABD’de, otokrasiye ve faşizme meyleden bir yönetimin iktidara gelişi, kimin aklına gelebilirdi sorusunu kendi kendime sorarken, bu konuyu ele alan iki romanı hatırladım. Bunlar, Amerikalı yazarlar Sinclair Lewis’in It Can’t Happen Here ile Philip Roth’un The Plot Against America başlıklı eserlerdir. Aşağıdaki satırlarda, bu iki romanı kısaca tanıtmak—okumuş olanlar için bir kez daha anımsatmak—isterim. 

It Can’t Happen Here – Sinclair Lewis (1935)  

Sinclair Lewis’in romanı, faşizmin ABD'de nasıl kök salabileceğini ele alan ürpertici bir politik hicivdir. Hikâye, ekonomik kaygıları ve milliyetçi söylemi kullanarak iktidara yükselen karizmatik ancak otoriter bir senatör olan Berzelius Windrip’i takip eder. Windrip, refah ve istikrar vadederken, entelektüelleri, azınlıkları ve basını şeytanlaştırır. Başkan seçildikten sonra hızla bir diktatörlüğe dönüşen yönetimi, Kongre'yi dağıtarak muhalefet partilerini yasaklar ve ‘Minute Men’ adlı paramiliter gücü kullanarak muhalifleri susturur. (Minute Men, Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında silah kullanımı, taktikler ve askerî stratejiler konusunda eğitilmiş, Yeni İngiltere’nin örgütlü milis birliklerinin üyeleriydi. Adlarını, bir dakika içinde savaşa hazır olmalarından almışlardır. Türkçeye ‘Dakik Adamlar’ şeklinde çevrilebilir.) 

Başkahraman Doremus Jessup, Vermont'ta yaşayan, sakin mizaçlı bir gazete editörüdür ve başta Amerikan kurumlarının diktatörlüğe izin vermeyecek kadar güçlü olduğuna inanır. Ancak Windrip’in rejimi giderek daha baskıcı bir hâl alınca, gazetecilerin hapsedildiğine, sivil özgürlüklerin ortadan kaldırıldığına ve sıradan vatandaşların korku içinde yaşadığına tanık olur. Sonunda yeraltı direniş hareketine katılır, ancak çabalarından dolayı büyük kişisel bedeller ödeyecektir.

Roman, otoriterliğin yalnızca askerî darbelerle değil, korkuya kapılan ve sahte vaatlere inanan halkın desteğiyle, demokratik seçimler yoluyla da yükselebileceğine dair sert bir uyarı niteliğindedir. Sinclair Lewis, demokrasinin kırılganlığını ve körü körüne popülizmin tehlikelerini gözler önüne sermeyi amaçlamıştır. Kitabın, 2. Dünya Savaşı’nın arifesinde kaleme alınmış olması ise, onu daha da dikkat çekici kılmaktadır. 

The Plot Against America – Philip Roth (2004) 

Philip Roth’un romanı, Nazi sempatizanı ve açıkça bir izolasyonist olan havacılık kahramanı Charles Lindbergh’in, 1940 ABD başkanlık seçimlerinde Franklin D. Roosevelt’i yenmesi durumunda neler olabileceğini hayal eden bir ‘alternatif tarih’ (‘ya olsaydı’) senaryosudur. Yazar Philip Roth'un kurgusal bir versiyonu olan Yahudi bir çocuğun perspektifinden anlatılan roman, Lindbergh'in başkanlığı altında ABD’nin, antisemitizm ve faşizme doğru yavaş ama korkunç biçimde nasıl ilerlediğini hikâye eder. 

Hitler’e hayranlık duyduğunu açıkça ifade eden Lindbergh, Nazi Almanyası ve İmparatorluk Japonyası ile saldırmazlık antlaşmaları imzalayarak ABD’yi 2. Dünya Savaşı’nın dışında tutar. Bu sırada, Lindbergh yönetimi, Yahudi ailelerin Amerikan toplumuna asimile olmasını teşvik eden ancak haklarını gizlice aşındıran politikalar uygular. New Jersey, Newark’ta yaşayan Roth ailesi, antisemitik duyguların cesaretlendirilmesi ve komşuların birbirine nefret duymasıyla birlikte giderek büyüyen bir düşmanlığın hedefi hâline gelir. 

Gerilim arttıkça, roman, sıradan insanların yükselen otoriterliğe nasıl tepki verdiğini gözler önüne serer—bazıları direnir, bazıları boyun eğer ve bazıları kendi topluluklarına ihanet eder. Sonunda durum daha da kötüleşir ve Lindbergh gizemli bir şekilde kaybolur; bu da, siyasi kaosa yol açar ve nihayet Roosevelt’in iktidara geri dönmesine neden olur. 

Tam anlamıyla bir diktatörlük tasvir eden It Can’t Happen Here’in aksine, The Plot Against America despotluğun toplumda nasıl yavaşça ve gizlice, yasal ve politik yollarla sızabileceğini ele alır; birçok vatandaş, iş işten geçene kadar bunun farkında bile olmaz. Roth’un romanı, demokrasinin ve azınlık haklarının kırılganlığı üzerine bir akıl yürütmedir. 

Her iki kitap da, korku ve milliyetçiliğin siyasi araçlar olarak kullanıldığında, demokrasinin ne denli hızlı eriyebileceğine dair güçlü uyarılar sunmaktadır. Bu uyarılar, evrensel bir nitelik taşıdığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti için de geçerliliğini korumaktadır.

______________________________

S. Lewis’in (1885-1951) romanı Türçeye Mümkünatı Yok başlığıyla çevrilmiştir. Lewis, 1930 yılında, Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan ilk Amerikalı yazar olmuştur.

P. Roth’un (1933-2018) romanı Türçeye, Amerika’ya Tuzak başlığıyla çevrilmiştir. Roth, pek çok edebiyat ödülüne layık görülmüştür.