6 dakika okuyuş

Bilim ve Sözdebilim

Bilim ve Sözdebilim

Dostlar, bu seferki konumuz, bilimin ta kendisi olacak!

Bilim nedir, hangi kurallar izlenerek icra edilir, neden bazı teorilere bilimsel ve bazılarına bilim dışı deriz, işte bu sorulara cevap arayacağız bu yazımızda. Ayrıca, günümüzde oldukça rağbet gören sahte bilim—burada kullanacağımız sözcük ile: sözdebilim—konusunu da ele alacağız aşağıdaki paragraflarda. Haydi, başlayalım...

Olgu, hipotez ve kuram

Bilim, doğa olaylarını anlamaya yönelik, hem bir bilgi birikiminin hem de bu bilgiyi elde etme faaliyetinin adıdır.

Bilgi yaratabilmek için bilim, adına Bilimsel Metot (Scientific Method) denilen sistematik bir yöntem kullanır. Bu yöntemin tam olarak ne olduğunu açıklayabilmek için ilk önce olgu, hipotez ve kuram kavramlarına netlik kazandırmamız gerekir:

Bir olgu (fact); gözlem ve/veya deneye dayanan, değer yargılarından arınmış, nesnel kanıt ya da bilgidir. Bu kanıta/bilgiye, ‘ampirik’ veya ‘görgül’ delil (empirical evidence) deriz. Örneğin, geçen yüzyıl zarfında dünya atmosferinde gözlenen sıcaklık artışı, bir olgudur.

Bir hipotez; belirli bir olguyu/olayı açıklamak üzere öne sürülen bir önermedir, bir varsayımdır, tereddütlük içeren bir savdır. Örneğin, küresel ısınmanın esasen insan faaliyetinden kaynaklandığı, (güçlü) bir hipotezdir.

Bir kuram (teori); belirli bir olguyu/olayı açıklamaya ve onunla iligili öngörüler yapmaya yönelik tutarlı bir kurallar sistemidir. Örneğin 1896 yılında, ilk olarak İsveçli kimyacı Svante August Arrhenius tarafından öne sürülen kurama göre: Güneş ısısının Dünya atmosferine hapsedilişini kolaylaştıran iki saydam gaz, karbon dioxit (CO2) ve su buharı, küresel ısınmaya yol açmaktadır, çünkü bir yandan Güneş kaynaklı radyasyonun uzaya yansımasını önleyerek ve diğer yandan da bu radyasyondaki ısıyı soğurarak bu gazlar, atmosferin ısınmasına neden olurlar. (Arrhenius’tan bu yana, başka etken ve süreçler de ortaya konularak, kuramı iyileştirmek mümkün oldu).

Bilimsel Metot ve Test Edilebilirlik

Bilimsel Metod’a geri dönebiliriz. Bu yöntem, esasen 17. ve 18. yüzyılları Bilimsel Devrim döneminde geliştiridi. Nasıl çalıştığını kısaca özetleyelim:

Bir doğa olayını ya da olguyu açıklamak üzere, bir (ya da birden fazla) hipotez oluşturulur. Çok önemli bir nokta şudur ki, hipotezlerin test edilebilir olması gerekir, çünkü onların gerçeklikle (gözlemlerle diye okunabilir) uyuşup uyuşmadıklarını ancak bu şekilde sınayabiliriz.

Örneğin ‘Evreni Tanrı yaratmıştır’ hipotezini bilimsel olarak test edebilmek olanaksızdır. Öte yandan, ‘Evren, bundan 13.8 milyar yıl önce bir Büyük Patlama sonucu oluşmuştur’ hipotezi, test edilebilir bir hipotezdir.

Eğer hipotezimiz gözlem ve deney ile uyuşuyor ise, o vakit güvenirlik, inanırlık kazanır; tam aksine eğer uyuşmuyor ise, hipotezimizi düzeltir ve onu tekrar sınarız. Çok sayıda gözlem ve deneyi başarıyla açıklayan bir hipotez ya da hipotezler bütününe güvenimiz o denli artar ki, bu hipotez(ler) artık bir kuram oluşturur.

İşte Bilimse Metot: gözlem yapmak; hipotez öne sürmek; deney yaparak hipotez ile deney sonucunu karşılaştırmak (hipotezin doğruluğunu test etmek); hipotez ile deney sonuçları uyuşmuyor ise, hipotezi gözden geçirerek değiştirmek; tekrar deney yapmak... döngüsünden oluşur.

Bilimsel Metod’un sadece fizik dalını ilgilendiren bir yöntem olmadığı, aynı zamanda, uygulamalı bilimler alanında da (mühendislik, tıp, farmakoloji, biyoloji, tarım, ....) izlenilmesi gereken bir yaklaşım olduğunun altını çizelim. Örneğin yeni bir aşı geliştirirken, sürecin farklı aşamalarında tüm adımlar, Bilimsel Metod’a uygun şekilde atılmalıdır.

Bir diğer önemli noktaya vurgu yapalım: Yukarıda belirttiğimiz gibi, bilimsel bir kuram, belli bir olayı açıklama yeteneğine sahip olmanın yanı sıra, aynı zamanda bu olay ile ilgili doğru öngörülerde bulunabilmelidir; biraz farklı söylersek öne sürülen kuram ile, ‘test edilebilir tahminler’ yapılabilmelidir.

Örneğin Einstein’ın 1915 yılında öne sürdüğü Genel Görelilik kuramı, bir olgu olarak gözlemlediğimiz kütleçekim olayını, uzay-zamanın bükülmesinden kaynaklandığını açıklamıştı. Ayrıca bu kuram, kütleçekim alanında ışığın büküldüğünü öngörmüştü. Bu tahmin, 1919 yılının mayıs ayında gerçekleşen Güneş tutulması sırasında test edilip doğrulandı.

Çürütülebilirlik

‘Bilimsel’ sıfatını taşıyabilmesi için bir kuram, bir koşulu daha yerine getirmesi gerekir: o da, çürütülebilir (falsifiable) olmasıdır, yani kuram sonuçları ile çelişen bir deney kurgulamak mümkün olmalıdır. (Çürütülebilirlik kavramı, 20. yüzyılın en önemli bilim filozoflarından biri olan Viyanalı Karl Popper (1902-1994) tarafından öne sürüldü.) Açıklık getirmek için, iki örnek verelim:

‘Tüm kuğular beyazdır’ hipotezi çürütülebilir bir hipotezdir, çünkü bunun için tek bir siyah kuğu gözlemek yeterlidir.

‘Güneş yörüngesinde, teleskop ile gözlenemez kadar küçük bir çaydanlık dolaşmaktadır’ hipotezi çürütülemez bir hipotezdir çünkü bu amaca yönelik herhangi bir deney tasarlamamız mümkün değil.[1]

Toparlayacak olursak, bilimsel olabilmesi için bir kuram hem test edilebilir olup doğru tahminlere yol açabilmeli, hem de çürütülebilir olmalıdır.

Bilimi ve bilimselliği tanımladıktan sonra, sözdebilim konusuna geçebiliriz.

Sözdebilim

Sözdebilim (pseudoscience), bilimsel bir görünüş sergileyen, bilimin normatif ilkelerini taklit edip terminolojisini ödünç alan, ancak gerçek bilimin metotlarını (deneme ve yanılma, kuram ve deney, onaylama ve çürütme, hakemli saygın dergilerde yayın yapma) görmezden gelen bir etkinliktir. Sözdebilimciler, öne sürdükleri fikirlere karmaşıklık ve bilmişlik kazandırmak için, özellikle fiziğin teknik diline öykünürler (örneğin biyoenerji, frekans, kuantum, sibernetik vb sözcükleri kullanmayı severler). Savundukları metotların herhangi bir bilimsel karşılığı olmadığı hâlde, bilime yabancı olan insanları (ki halkın büyük bir kısmıdır), iddiaları doğrultusunda ikna etmeyi kolaylıkla başarabilirler. Çünkü sözdebilim icat etmek, bilim icat etmekten daha kolay olduğu gibi, sahte bilimi halka sunmak da bilimi sunmaktan çok daha kolaydır.

Sözdebilim örnekleri oldukça fazladır, ancak bu kısa yazı çerçevesinde homeopati üzerinde duralım.

Homeopati

Pek çok tamamlayıcı veya alternatif tıp yöntemleri gibi homeopati, ticari olarak başarılı bir sektördür.

Homeopati, pek çok hastalığın, hastalığa neden olan aynı maddeler kullanılarak tedavi edilebileceğini savunur (Yunancadan: homoios = aynı, pathos = hastalık). Ancak hastaya çok düşük dozda verilmeleri gerektiğinden, bu sağaltıcı maddeler bir sıvıyla karıştırılıp defalarca seyreltilir (seyreltme işlemine ‘potentizasyon’ veya ‘dinamizasyon’ ismi verilmiştir). Homeopatinin mucidi Alman doktor Samuel Hanemann (1755-1843), seyreltme oranı ne kadar yüksek ise, ilacın etkisinin de o kadar yüksek olduğunu öne sürmüştür.

Homeopatik ilaçlar, normalde 1:100 (düşük oran) ile 1:1026 (çok yüksek oran) değerleri arası bir seyreltme oranı kullanır, ancak daha yüksek oranlara da rastlamak mümkün (1:106, nominal bir değer olarak kabul edilebilir). Seyreltme için damıtık su veya etanol gibi sıvılar uygulanır. Eğer damıtık su ile 1:1026 oranında bir seyreltme yapıldıysa, o vakit elde edilen suda sağaltıcı maddeye ait tek bir molekülün bulunma olasılığı âdeta sıfırdır (tam potentizasyon). Peki bu durumda ilacın herhangi bir etkisi olabilir mi? Hem de nasıl! Homeopati yanlılarına göre, tam potentizasyon işlemi ile ortaya çıkan ilacın bile yüksek bir tedavi gücü vardır çünkü tedavi maddesinin hatırası, suya ‘kaydedilir’.

Yine Hanemann’a göre, seyreltme işlemi sonrasında elde edilen sıvıyı kuvvetle sallamalıdır (succussion), çünkü ancak bu şekilde seyreltilen maddenin ‘hayatiyet enerjisi’ (vital energy) aktive olur!

Ancak Bilimsel Metod’un öne sürdüğü yöntemler uygulanarak yürütülen tüm farmakolojik çalışmalar, ne ‘suyun hafızası’ olduğunu ne de homeopati ilaçlarının sağaltıcı bir etkiye sahip olduğunu kanıtlayabilmiştir. Tamamen bilim dışı bir uygulama olmakla, çok güzel bir sözdebilim örneğidir homeopati. Bu bağlamda, bilim terminolojisini çağrıştıran sözcük kullanımı da (potentizasyon, dinamizasyon, succussion, enerji, ....) dikkat çekicidir.

Peki bazı durumlarda niye gene de olumlu sonuçlar verir bu tür ilaçlar (hatta kimi ülkelerde homeopatik ilaçlar sağlık sigortaları kapsamına girer)? Plasebo etkisinden dolayı! Hem Avrupa’da hem de ABD’de yürütülen ‘çift kör’ (double blind) deneyler ile, homeopatinin sadece plasebo etkisi olduğu kanıtlanmıştır. Tabii bu durumda bile, şu tip argümanlar ile ortaya çıkanlar olacaktır: “Belki de bilim, homeopatinin etkili olduğunu henüz gösterememiştir, ancak bu, homeopatinin çalışmadığı anlamına gelmez. Henüz anlamadığımız o kadar çok şey var ki!“ Bunlara ne demeli? Yanıtı okura bırakmak isterim...

Amerikalı astronom ve yazar Carl Sagan’ın sözleriyle son noktayı koyalım:

“Bilim; test edilebilir hipotezler oluşturma tutkusuyla, fikirleri onayan veya reddeden kesin deneyler arayışlarıyla, anlamlı ve sağlam tartışmalarının canlılığıyla ve yetersiz bulunan fikirleri terk etme isteğiyle, diğer birçok insan girişiminden farklıdır. Kendi sınırlarımızın farkında olmasaydık, daha fazla veri aramasaydık, kontrollü deneyler yapmak istemeseydik, kanıtlara saygı duymasaydık, gerçekleri ararken çok az dayanağımız olurdu. O zaman, oportünizm ve ürkekliğe yenik düşerek, her ideolojik esinti tarafından savrulur, kalıcı olan hiçbir bir değere tutunamazdık.” [2]


[1] Bertrand Russell bu örneği, kanıtlama yükümlülüğünün, çürütülemez bir söylemde bulunan kişiye ait olduğunu ileri sürerken vermişti. Örneğin, ‘Uzaylılar vardır’ söylemi, çürütülebilir değildir—çünkü bunun için evrenin herbir köşesini inceleyip, uzaylı olmadığını göstermek gerekir ki, imkânsız bir deneydir. Dolayısıyla bu söylemin doğru olduğuna dair kanıtlama yükümlülüğü, söylem sahibine aittir. Benzer şekilde, ‘Tanrı vardır’ söylemi de çürütülemezdir.

[2] Carl Sagan, The Demon-Haunted World: Science as a Candle in the Dark, Random House Publishing, 1996.